Bir zamanlar gökyüzünün en uzak ucunda, bulutların üzerinde gizlenmiş Lunara adında bir diyar varmış. Bu diyar, gece olduğunda gökten dökülen yıldız tozlarıyla parıldar, sabah olduğunda ise sislerin ardında kaybolurmuş. Lunara halkı sessiz, bilge ve gökyüzüyle dost insanlarmış. Onların arasında, herkesin merak ettiği bir çocuk yaşarmış: Eren.
Eren diğerlerinden farklıymış. O, gündüzleri oyun oynamak yerine gökyüzüne bakar, yıldızları izler, her birine bir isim verirmiş. Annesi ona hep,
“Yıldızlara fazla bakma oğlum, onlar sadece ışık değil, kalplerimizi de çalar,”
dermiş. Ama Eren dinlemezmiş. Çünkü o yıldızların fısıltılarını duyabiliyormuş.
Bir gece, gökyüzü olağandan daha karanlık olmuş. Yıldızlar sanki birer birer sönmeye başlamış. Eren ürpermiş. Gökyüzü sessizliğe bürünmüş. Tam o sırada, penceresinin önünde bir ışık parlamış. Minik bir yıldız, titreyerek yere düşmüş. Eren dikkatle yaklaşmış ve ışığın içinden çıkan sesi duymuş:
“Ben Lyra, Yıldızlar Diyarı’ndan geldim. Işığımız çalınıyor, yardımına ihtiyacımız var!”
Eren gözlerini büyütmüş. “Nasıl yani? Kim çalıyor?” diye sormuş.
Lyra üzgünce yanıtlamış:
“Gökyüzü’nün karanlık tarafında yaşayan Gölge Dokumacı, yıldızların kalplerini topluyor. Onları siyah bir kumaşa örüp sonsuz geceyi yaratmak istiyor. Eğer durdurulmazsa, ışık bir daha doğmayacak.”
Eren hiç düşünmeden,
“Seni oraya götürürüm. Işığını geri alacağız!”
demiş.
Gökyüzüne Yolculuk
Lyra parlamış, Eren’in eline dokunmuş ve bir anda ikisi de bulutların arasına yükselmiş. Rüzgâr onların saçlarını savurmuş, ay ışığı yüzlerine dokunmuş. Bir süre sonra gökyüzünün ötesine, yıldızların doğduğu Işık Kuyusu’na varmışlar.
Orası büyüleyiciymiş: devasa kristal sütunlar, dönen ışık halkaları, dans eden gölgeler… Ama bir köşede, dev bir ağ gibi parlayan karanlık bir kumaş varmış. Kumaşın ortasında, siyah gözleriyle parlayan Gölge Dokumacı duruyormuş.
Gölge Dokumacı ince bir sesle fısıldamış:
“Bir yıldız daha… ve şimdi bir çocuk. Ne güzel! Artık kalbimin parçası olacaksınız.”
Eren korksa da geri adım atmamış. Lyra’nın parıltısı sönmeye başlarken Eren cebinden küçük bir şişe çıkarmış. Bu, annesinin verdiği “rüya şişesi”ymiş.
Annesi hep derdi ki:
“Bir rüyayı yakalarsan, onu kimse senden alamaz.”
Eren gözlerini kapatmış, çocukluğundan beri kurduğu hayali düşünmüş:
Gökyüzündeki tüm yıldızları bir sepete toplayıp dünyaya ışık saçmak.
Şişe bir anda parlamış. İçinden çıkan ışık binlerce minik yıldız tozuna dönüşmüş ve Gölge Dokumacı’nın üzerine dökülmüş. Karanlık kumaş yavaşça çözülmüş, içindeki yıldızlar özgür kalmış. Gökyüzü yeniden parlamış.
Ama Gölge Dokumacı öfkeyle bağırmış:
“Işığı kurtardın, ama bedelini ödeyeceksin!”
O anda Eren’in gövdesi parlamaya başlamış. Lyra ağlamış.
“Eren! Senin kalbin yıldız oldu… Artık sen de bir ışıksın!”
Eren gülümsemiş.
“Öyleyse yıldızları hep koruyacağım.”
Ve o anda, Eren göğe yükselmiş, gökyüzünde yeni bir yıldız yanmış.
Lunara halkı o günden sonra her gece o yıldızın altında dilek dilemiş. Çünkü bilirlerdi ki o yıldız, Yıldız Toplayıcısı Eren’di — ışığın koruyucusu.
Sonra Ne Oldu?
Lyra her gece o yıldızın etrafında döner, yeni doğan yıldızlara şu hikâyeyi anlatırmış:
“Bir çocuk vardı… Kalbini yıldızlara verdi. Ve artık gökyüzü onun sayesinde hiç sönmeyecek.”
O günden sonra her düşen yıldız, Eren’in dünyaya gönderdiği bir dilek olurmuş.
