Kış, Küçükçam Ormanı’na bu yıl her zamankinden daha erken gelmişti. Sabah uyandıklarında ağaçların dalları bembeyaz olmuş, çimenlerin üzerine ince bir kar örtüsü serilmişti. Güneş, bulutların arasından kendini göstermeye çalışıyor; kar taneleri ışıkta küçük yıldızlar gibi parlıyordu.
Ormanın kenarındaki sıcak ve sevimli evinde yaşayan Mina, pencereden dışarı bakıp heyecanla gülümsedi.
“Kar yağmış!” diye seslendi. “Hem de ne kadar güzel!”
Mina, doğayı çok seven, meraklı ve yardımsever bir çocuktu. Özellikle hayvanlarla ilgilenmeyi severdi. Bahçesine gelen kuşlar için yem bırakır, susamış bir hayvan gördüğünde ona su vermeyi unutmazdı.
Annesi mutfaktan seslendi:
“Önce kahvaltını yap, sonra dışarı çıkabilirsin.”
Mina hemen masaya oturdu. Sıcak sütünü içerken gözleri hâlâ penceredeydi.
“Anne, bugün karda yürüyebilir miyim?”
“Elbette,” dedi annesi. “Ama dikkatli ol. Hava soğuk ve yollar kaygan olabilir.”
Mina başını salladı.
Kahvaltıdan sonra kalın montunu, atkısını, beresini ve eldivenlerini giydi. Çizmelerini taktıktan sonra kapının önüne çıktı.
Çıtır! Çıtır!
Ayaklarının altında karlar eziliyordu.
Mina ormanın içindeki patikada ilerlerken etrafını dikkatle inceledi. Karın üzerinde tavşanların küçük izlerini, kuşların ayak izlerini ve dallardan düşen karların bıraktığı şekilleri gördü.
Bir süre sonra karşısına arkadaşı Efe çıktı.
“Merhaba Mina!” dedi Efe. “Kar topu oynayalım mı?”
“Olur!” diye cevap verdi Mina.
İki arkadaş bir süre kar topu oynadılar. Sonra birlikte küçük bir kardan adam yaptılar. Kardan adamın gözleri taşlardan, burnu havuçtan, atkısı ise Efe’nin eski atkısından oluşuyordu.
Tam eve dönmeye hazırlanırlarken Mina, karların arasında garip bir şey fark etti.
“Efe, şuna bak!”
Karların üzerinde küçük ve yuvarlak izler vardı.
“Bu neyin izi olabilir?” diye sordu Efe.
Mina eğilip izlere baktı.
“Bir hayvana ait olabilir. Ama daha önce böyle bir iz görmedim.”
İki arkadaş izleri takip etmeye başladılar.
İzler onları ormanın daha sessiz bir bölümüne götürdü. Büyük bir çam ağacının altında durdular.
Orada, karların arasında küçük bir ahşap kutu vardı.
Kutunun üzerinde mavi bir kurdele bulunuyordu.
Efe şaşkınlıkla:
“Bu kutu buraya nasıl geldi?” dedi.
Mina kutuyu hemen açmadı.
“Önce sahibini bulmalıyız. Başkasına ait olabilir.”
Tam o sırada ağacın dallarından bir serçe uçup yanlarına kondu.
“Cik cik!”
Serçe birkaç kez öttükten sonra kutuya doğru uçtu.
Mina:
“Acaba bize bir şey mi anlatmaya çalışıyor?” dedi.
Serçe tekrar havalandı ve biraz ilerideki çalılığa kondu.
Mina ile Efe onu takip etti.
Çalılıkların arkasında küçük bir yavru kirpi vardı.
Kirpi soğuktan titriyordu.
Mina hemen eğildi.
“Üşümüş olmalısın.”
Efe de endişeyle baktı.
“Onu burada bırakamayız.”
Mina, kirpiyi korkutmadan yakındaki kuru yaprakların olduğu güvenli bir yere götürdü. Ardından kendi atkısının bir bölümünü kullanarak onu soğuktan korumaya çalıştı.
Fakat kutu hâlâ oradaydı.
Mina tekrar kutunun yanına gitti.
Bu kez kutunun üzerinde küçük bir yazı gördü:
“İyilik yapanlara, iyilik mutlaka bir gün geri döner.”
Efe merakla:
“İçinde ne var acaba?”
Mina kutuyu dikkatlice açtı.
Kutunun içinde renkli tohumlar, küçük bir not ve birkaç tane minik ahşap yıldız vardı.
Notta şöyle yazıyordu:
“Bahar geldiğinde bu tohumları ormanın uygun yerlerine ekin. Her çiçek, bir iyiliğin hatırlatıcısı olsun.”
Mina’nın gözleri parladı.
“Bence bunu yapmalıyız.”
Efe gülümsedi.
“Kesinlikle!”
O gün kutuyu eve götürmek yerine, ormanın güvenli bir köşesine yerleştirdiler. Tohumları ise dikkatlice sakladılar.
Mina, kirpinin de yalnız olmadığından emin olmak için ertesi gün tekrar ormana geldi.
Aradan günler geçti.
Kış boyunca Mina ve Efe ormandaki hayvanları gözlemlediler. Kuşlar için uygun yerlere yem bıraktılar. Susuz kalan hayvanlar için karların eridiği bölgelerde su bulabilecekleri alanları korudular. Ama bunu yaparken doğadaki hayvanların kendi yaşamlarına müdahale etmemeye de dikkat ettiler.
Bir gün hava biraz ısındı.
Karlar yavaş yavaş erimeye başladı.
Bahar geliyordu.
Mina ile Efe, kutudaki tohumları hatırladılar.
Tohumları ormanın uygun ve güneş alan bölgelerine ektiler. Sonra sabırla beklemeye başladılar.
İlk gün hiçbir şey olmadı.
İkinci gün de…
Üçüncü gün de…
Efe:
“Galiba büyümeyecekler,” dedi.
Mina başını salladı.
“Her güzel şey hemen gerçekleşmez. Bazen sabretmek gerekir.”
Aradan haftalar geçti.
Bir sabah ormana gittiklerinde gözlerine inanamadılar.
Toprağın üzerinde küçücük yeşil filizler vardı.
Sonra filizler büyüdü.
Kırmızı, sarı, mor ve beyaz çiçekler açtı.
Küçükçam Ormanı rengârenk olmuştu.
Üstelik çiçeklerin çevresinde arılar ve kelebekler dolaşmaya başlamıştı. Kuşlar dallarda şarkı söylüyor, tavşanlar çiçeklerin arasından geçiyordu.
Mina mutlulukla:
“Demek kutudaki sürpriz sadece bizim için değilmiş,” dedi.
Efe de başını salladı.
“Bütün orman içinmiş!”
O sırada çalıların arasından küçük kirpi çıktı.
Mina onu görünce gülümsedi.
Kirpi artık sağlıklı ve hareketliydi.
Bir an sonra kirpi, Mina’nın ayağının yanına küçük bir şey bıraktı.
Bu, ahşaptan yapılmış minicik bir yıldızdı.
Mina yıldızı eline aldı.
Üzerinde tek bir kelime yazıyordu:
“Teşekkürler.”
Mina o anda kışın buldukları kutunun gerçek sırrını anladı.
Asıl sürpriz kutunun içindeki tohumlar değildi.
Asıl sürpriz, küçük bir iyiliğin büyüyerek koca bir güzelliğe dönüşmesiydi.
Mina yıldızı avucunun içinde tutarak arkadaşına baktı.
“Bir iyilik yaptığımızda karşılığında bir şey beklememeliyiz,” dedi. “Ama iyilik, başka iyiliklerin başlamasına yardımcı olabilir.”
Efe gülümsedi.
“Demek ki küçücük bir tohum bile kocaman bir orman hikâyesinin başlangıcı olabilir.”
İki arkadaş çiçeklerle dolu patikada yürürken üzerlerinden birkaç kar tanesi düştü.
Bahar gelmişti ama gökyüzü hâlâ kışın son hediyelerini gönderiyordu.
Mina başını kaldırıp gülümsedi.
O günden sonra Küçükçam Ormanı’nda her bahar bir gelenek başladı.
Çocuklar ormana geldiklerinde bir iyilik yapıyor, sonra o iyiliği hatırlatacak bir çiçek tohumu ekiyorlardı.
Yıllar geçtikçe orman daha da güzelleşti.
Ve insanlar o renkli bölgeye artık başka bir isim vermeye başladılar:
İyilik Bahçesi.
Mina ise ahşap yıldızı odasının penceresinin önünde sakladı.
Çünkü ona her baktığında şu cümleyi hatırlıyordu:
“Dünyayı değiştirmek için bazen çok büyük şeyler yapmak gerekmez. Küçük bir iyilik, doğru yere ekilen bir tohum gibi, zamanla büyük bir güzelliğe dönüşebilir.”
Ve Küçükçam Ormanı’nda, karların ardından gelen en güzel sürpriz hep aynıydı:
İyilik.
