Bir varmış, bir yokmuş…
Uzak dağların ardında, gümüş çatılı evlerin, rengârenk çiçeklerin ve şarkı söyleyen derelerin bulunduğu Güneş Krallığı adında güzel bir ülke varmış. Bu krallıkta herkesin sevdiği, meraklı ve iyi kalpli bir prens yaşarmış.
Prensin adı Aras’mış.
Aras, diğer prensler gibi yalnızca kılıç kullanmayı ya da ata binmeyi öğrenmek istemezmiş. O, kitap okumayı, ormanlarda dolaşmayı, hayvanları gözlemlemeyi ve insanların sorunlarını dinlemeyi çok severmiş.
Fakat Güneş Krallığı’nda yıllardır anlatılan bir hikâye varmış:
Dağın tepesindeki Karanlık Mağara‘da korkunç bir ejderha yaşarmış. Söylentilere göre ejderha, köylerin üzerinden uçar, ateş püskürtür ve karşısına çıkan herkesi korkuturmuş.
Bir gün krallığın kuzeyindeki köylerden birinden kötü bir haber gelmiş.
Köylüler, geceleri dağın ardından büyük bir gölge gördüklerini ve korkudan evlerinden çıkamadıklarını söylemişler.
Kral hemen sarayın şövalyelerini toplamış.
“Ejderhayı bulup krallığımızı korumalıyız!” demiş.
Aras da babasının yanına yaklaşmış.
“Baba, ben de gitmek istiyorum.”
Kral şaşkınlıkla oğluna bakmış.
“Sen henüz bir ejderhayla karşılaşmadın. Çok tehlikeli olabilir.”
Aras sakin bir sesle cevap vermiş:
“Belki de önce neden geldiğini anlamamız gerekiyordur.”
Kral, oğlunun sözlerini düşünmüş. Sonunda ona izin vermiş ama bir şart koymuş:
“Tehlikeye atılmayacağına söz ver.”
Aras söz vermiş ve sabah erkenden yola çıkmış.
Dağa yaklaştıkça hava soğumuş. Ağaçların dalları rüzgârla sallanıyor, gökyüzünü gri bulutlar kaplıyormuş.
Derken Aras büyük bir kükreme duymuş.
“Grrrrr!”
Prens bir kayanın arkasına saklanmış.
Bir süre sonra mağaranın önünde devasa bir ejderha belirmiş. Pulları gece kadar koyu, gözleri ise iki parlayan yıldız gibiymiş.
Aras korkmuş.
Ama kaçmak yerine ejderhayı dikkatle izlemeye başlamış.
Ejderha mağaranın önüne oturmuş ve başını eğmiş.
Sonra çok garip bir şey olmuş.
Ejderhanın gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamış.
Aras şaşkınlıkla ortaya çıkmış.
“Sen… ağlıyor musun?”
Ejderha başını kaldırmış.
“Sen neden kaçmadın, küçük prens?”
Aras dürüstçe cevap vermiş:
“Çünkü senden korkuyorum. Ama korktuğum için seni anlamadan kötü olduğunu düşünmek istemiyorum.”
Ejderha uzun süre sessiz kalmış.
Sonra derin bir nefes almış.
“Benim adım Lora. İnsanların anlattığı gibi kötü bir ejderha değilim.”
Aras mağaranın çevresine bakmış.
“Peki köylüler neden senden korkuyor?”
Lora üzgün bir şekilde cevap vermiş:
“Çünkü geceleri gökyüzünde uçuyorum. Fakat onları korkutmak için değil. Dağın öte tarafındaki ormanda yaşayan yavru hayvanları korumak için uçuyorum.”
Aras biraz daha yaklaşmış.
“Peki neden ateş püskürtüyorsun?”
Lora başını öne eğmiş.
“Çünkü mağaranın içindeki buz gibi soğukta yumurtalarımı sıcak tutmam gerekiyor.”
Aras şaşırmış.
“Yumurtaların mı var?”
Ejderha mağaranın içine dönmüş.
Aras da onu takip etmiş.
Mağaranın içinde üç küçük ejderha yumurtası varmış. Yumurtaların çevresinde ise buz parçaları bulunuyormuş.
Lora devam etmiş:
“Dağın kuzeyindeki buzlar her yıl biraz daha büyüyor. Yumurtalarım soğuktan zarar görmesin diye geceleri ateşimle onları ısıtıyorum.”
Aras düşündü.
Sonra mağaranın duvarlarını dikkatle incelemeye başladı.
Bir süre sonra gözleri parladı.
“Sanırım bir çözüm bulabiliriz!”
Lora şaşırmış.
“Nasıl?”
“Mağaranın girişine taşlardan bir duvar yapabiliriz. Böylece soğuk rüzgâr içeri giremez. Ayrıca güneş ışığını içeri yönlendirecek parlak taşlar bulabiliriz.”
İkisi birlikte çalışmaya başlamış.
Aras uygun taşları toplamış. Lora ise güçlü pençeleriyle ağır kayaları taşımış.
Saatler sonra mağaranın önünde küçük ama sağlam bir duvar oluşmuş.
Ertesi sabah güneş doğduğunda ışıklar mağaranın içine vurmuş.
Yumurtalar artık eskisi kadar soğuk değilmiş.
Lora sevinçle kanatlarını açmış.
“Başardık!”
Aras gülümsemiş.
“Bazen güçlü olmak, en büyük ateşi püskürtmek değildir. Bazen güçlü olmak, bir sorunu sakin düşünerek çözmektir.”
Tam o sırada dağın aşağısından sesler gelmiş.
Köylüler ve şövalyeler mağaraya doğru geliyormuş.
Aras onların önüne geçmiş.
“Durun! Lora düşmanımız değil.”
Köylüler şaşkınlıkla ejderhaya bakmış.
Aras, Lora’nın hikâyesini anlatmış.
Önce kimse konuşmamış.
Sonra yaşlı bir köylü öne çıkmış.
“Demek geceleri gördüğümüz gölge buydu…”
Lora başını eğmiş.
“Kimseyi korkutmak istemedim.”
Yaşlı köylü gülümsemiş.
“Biz de seni tanımadan yargıladık.”
O günden sonra Güneş Krallığı’nda çok şey değişmiş.
Köylüler, ejderhadan korkmak yerine onunla dost olmuşlar. Lora da artık geceleri köyün üzerinden uçarken kimseyi korkutmamak için kanatlarına küçük gümüş çanlar takmış.
Aras ise babasının karşısına çıktığında kral ona şöyle demiş:
“Bugün sana gerçek bir prens olmanın ne demek olduğunu öğrendin.”
Aras merakla sormuş:
“Gerçek bir prens olmak nedir?”
Kral gülümsemiş.
“Cesur olmak, korkmamak değildir. Korktuğun hâlde doğru olanı yapabilmektir. Ve birini tanımadan onun hakkında karar vermemektir.”
Aras başını sallamış.
O günden sonra prens ile ejderha ayrılmaz iki dost olmuş.
Dağın tepesindeki mağara ise artık Karanlık Mağara olarak değil, Dostluk Mağarası olarak anılmaya başlanmış.
Ve Güneş Krallığı’nda çocuklara her gece aynı öğüt verilmiş:
“Gördüğün her şey, göründüğü gibi olmayabilir. Önce dinle, sonra düşün, sonra karar ver.”
Gökten üç elma düşmüş.
Biri cesaretin kıymetini bilenlere,
biri dostluğun değerini anlayanlara,
biri de kimseyi tanımadan yargılamayan çocuklara…
