Uzak dağların birbirine omuz verdiği, akşam olunca bacalardan tarçın kokulu dumanların yükseldiği küçük bir köy vardı. Bu köyün kıyısında, gümüş renkli bir derenin yanında eski bir taş değirmen dururdu. Değirmenin sahibi Nuri Dede, köydeki herkesin ununu öğütür, yorulanlara dut şerbeti ikram eder, çocuklara da rüzgârın anlattığı masalları dinletirdi.
Nuri Dede’nin değirmeni gündüzleri buğday kokar, geceleri ise penceresinden sızan yumuşacık ışıkla küçük bir fener gibi görünürdü. Çünkü Nuri Dede’nin kimseye söylemediği bir sırrı vardı: O, ay ışığını toplayabiliyordu.
Her dolunay gecesi, değirmenin çarkını durdurur, en temiz cam kavanozlarını alıp derenin kıyısına inerdi. Kavanozları suya değdirmeden, ayın dere üzerindeki parıltısına doğru tutardı. Gümüş ışık, incecik iplikler gibi havalanır, kavanozların içine süzülürdü. Nuri Dede kapakları kapattığında her kavanoz, içinde küçük bir yıldız varmış gibi ışıldardı.
Bu ışıkları kendisi için saklamazdı. Evinin yolunu bulamayan yolculara bir kavanoz verir, gece ateşi sönen komşularının penceresine birini bırakır, karanlıktan korkan çocukların başucuna da ceviz büyüklüğünde minik şişeler koyardı. Ay ışığı azaldıkça köyün yüzleri aydınlanırdı.
Gelgelelim bir yıl, yazın sonlarına doğru gökyüzüne ağır ve kapkara bulutlar çöktü. Bulutlar bir gece değil, tam kırk gece köyün üzerinden ayrılmadı. Ay görünmeyince dere parlamadı; dere parlamayınca Nuri Dede yeni ışık toplayamadı.
Köydeki yollar karardı. Tavuklar kümeslerini şaşırdı, fırıncı sabah olmadan hamurunu yoğuramaz oldu. En kötüsü de çocukların gülüşleri azaldı. Nuri Dede, rafında kalan son üç kavanoza baktı. “Bunları dikkatli kullanmalıyım,” diye düşündü.
O sırada kapı çalındı. Gelenler, köyün meraklı iki çocuğu Elif ile Can’dı. Elif’in elinde yamalı bir fener, Can’ın omzunda ise beyaz baykuş Köpük vardı.
“Nuri Dede,” dedi Elif, “ışığın neden bitiyor?”
“Çünkü ay görünmüyor,” diye cevap verdi Nuri Dede. “Ay olmayınca kavanozlarımı dolduramıyorum.”
Can, raftaki üç kavanoza uzun uzun baktı. “Belki ışığı kavanozlarda saklamak yerine köye dağıtmalıyız.”
Nuri Dede gülümsedi. “Dağıtırsak hemen tükenmez mi?”
Elif, pencereden karanlık köye baktı. “Belki ışık paylaşılınca tükenmiyordur.”
Bu söz Nuri Dede’nin aklında küçük bir çan gibi çınladı. Üç kavanozu da sepete yerleştirdiler ve birlikte yola çıktılar. İlk kavanozu köy meydanındaki yaşlı çınarın en yüksek dalına astılar. Kavanoz açılınca ışık ağacın yapraklarına yayıldı. Her yaprak, avuç içi kadar parlayan bir aynaya dönüştü. Meydan bir anda aydınlandı.
Köylüler pencerelerini açtı. Demirci, o ışıktan küçük bir kıvılcım alıp ocağını yaktı. Fırıncı kıvılcımı demirciden alıp tandırına taşıdı. Tandırın sıcaklığıyla komşuların kandilleri tutuştu. Bir tek kavanozun ışığı, evden eve geçerken azalmak yerine çoğalıyordu.
İkinci kavanozu derenin başındaki köprüde açtılar. Işık suya değer değmez yüzlerce gümüş balığa dönüştü. Balıklar akıntı boyunca yüzerek değirmene, tarlalara ve köyün öteki ucundaki evlere ışık taşıdı. Karanlıkta yönünü kaybeden herkes derenin parıltısını izleyerek yolunu buldu.
Son kavanoz kalmıştı. Tam o sırada dağın yamacından bir çobanın sesi duyuldu. Küçük bir kuzu kayalıklarda kaybolmuştu. Nuri Dede kavanozu göğsüne bastırdı. “Bu son ışığımız,” dedi endişeyle.
Can, “Birini kurtarmak için kullanırsak ışık doğru yerde olur,” dedi.
Üçü dağın yamacına tırmandı. Nuri Dede son kavanozun kapağını açtı. Işık bu kez gökyüzüne yükselip uzun, parlak bir yol oluşturdu. Köpük kanatlarını açarak bu yolun üzerinde uçtu. Bir kayanın ardında titreyen kuzuyu buldu ve başında dönmeye başladı. Çoban ışıklı yolu izledi, kuzusunu kucağına aldı.
O anda şaşırtıcı bir şey oldu. Çobanın sevinci, kuzunun melemesi, çocukların kahkahası ve Nuri Dede’nin rahat nefesi havada altın renkli kıvılcımlara dönüştü. Kıvılcımlar köyün üzerine yükseldi. Her teşekkür, her gülümseme ve her yardım eli yeni bir ışık doğurdu.
Köylüler bunu görünce karanlıktan yakınmayı bıraktı. Kimi komşusuna sıcak çorba götürdü, kimi yalnız yaşayanların kapısını çaldı, kimi de çocuklara neşeli şarkılar öğretti. Her iyilikte gökyüzüne bir kıvılcım daha yükseldi. Çok geçmeden kapkara bulutların altı, yıldızlı bir tavan gibi parlamaya başladı.
Kıvılcımların sıcaklığı bulutları inceltti. Önce küçük bir aralık açıldı, sonra o aralıktan ayın gülümseyen yüzü göründü. Ay ışığı yeniden dereye döküldü; fakat bu kez Nuri Dede boş kavanozlarını çıkarmadı.
Elif şaşırdı. “Işık toplamayacak mısın?”
Nuri Dede başını salladı. “Artık anladım,” dedi. “Işığı saklamak kolaymış. Asıl marifet, herkesin kendi ışığını bulmasına yardım etmekmiş.”
O günden sonra değirmenin raflarında ışık dolu kavanozlar yerine boş kavanozlar durdu. Köyde biri iyilik yaptığında küçük bir kâğıda yazıp kavanozlardan birine atardı. Kış geldiğinde Nuri Dede çocukları değirmende toplar, kâğıtları tek tek okurdu. Her hikâyede yüzler aydınlanır, değirmenin pencereleri sanki ay doğmuş gibi parlardı.
Derler ki yolu o köye düşenler, bulutsuz gecelerde bile değirmenin çevresinde altın kıvılcımlar görürmüş. Çünkü orada herkes bilirmiş ki karanlığı yenmek için gökyüzündeki ayı beklemek gerekmezmiş. Paylaşılan küçücük bir iyilik, koca bir köyü aydınlatmaya yetermiş.
Gökten üç ışıklı kavanoz düşmüş: biri paylaşanlara, biri yol gösterenlere, biri de içindeki aydınlığı unutmayanlara.
