Ana SayfaYaşa Göre5-6 Yaş MasallarıPadişahın Bilmediği Oğul Masalı

Padişahın Bilmediği Oğul Masalı

Sevginin, merhametin ve iyiliğin gerçek zenginlik olduğunu anlatan masal.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, dağların gökyüzüne yaslandığı, nehirlerin gümüş gibi parladığı, bahçelerinde rengârenk çiçeklerin açtığı güzel bir ülke varmış. Bu ülkenin hükümdarı Padişah Feridun, görkemli sarayında yaşar, altın tahtında oturur, emirleriyle koca bir ülkeyi yönetirmiş. Hazinesi altınlarla, mücevherlerle doluymuş. Ahırlarında soylu atlar, sarayında değerli halılar, sofralarında türlü türlü yiyecekler bulunurmuş. Ancak bütün bu zenginliğin içinde padişahın kalbinde kimsenin fark etmediği büyük bir eksiklik varmış.

Padişah Feridun’un yıllar önce kaybettiği bir oğlu varmış. Küçük şehzade henüz bebekken sarayda çıkan büyük bir yangın sırasında ortadan kaybolmuş. O gece saray halkı seferber olmuş, askerler dört bir yanı aramış, ülkenin dört bir köşesine haber salınmış. Fakat ne şehzadenin izine rastlanmış ne de onu gören biri çıkmış. Padişah, oğlunun bir gün geri döneceğine inanarak yıllarca beklemiş. Her doğum gününde sarayın en yüksek kulesine çıkar, uzaklara bakar ve içinden, “Bir gün mutlaka geleceksin, oğlum,” dermiş.

Aradan uzun yıllar geçmiş. Padişah yaşlanmış, saçlarına aklar düşmüş. Ülkesini yönetmeye devam etse de artık eskisi kadar neşeli değilmiş. Halkının arasında dolaşmayı bırakmış, sarayından çıkmaz olmuş. Çünkü çevresindeki insanlar ona sürekli zenginliğini ve gücünü hatırlatırken hiç kimse gerçek mutluluğun ne olduğunu anlatmıyormuş.

Oysa padişahın bilmediği çok önemli bir gerçek varmış: Kaybolan oğlu yaşıyormuş!

Küçük şehzade, yangın gecesi saraydan kaçan yaşlı bir hizmetkâr tarafından kurtarılmış. Hizmetkâr, onu uzak bir köyde yaşayan çocuksuz bir oduncu ailesine emanet etmiş. Oduncu Hasan ile eşi Zeynep, bebeği sevgiyle büyütmüş. Ona Aras adını vermişler. Aras, sarayda doğduğunu bilmeden, mütevazı bir kulübede büyümüş. Küçük yaşlardan itibaren odun taşımış, bahçeyi sulamış, hayvanlara bakmış ve ailesine yardım etmiş.

Aras’ın en belirgin özelliği ise merhametli oluşuymuş. Köydeki yaşlıların işlerini yapar, yaralı kuşları iyileştirir, susuz kalan hayvanlara su verirmiş. Bir gün annesi Zeynep ona, “Oğlum, insanın gerçek zenginliği cebindeki altın değil, kalbindeki iyiliktir,” demiş. Aras bu sözü hiç unutmamış.

Bir sabah köylerine uzak diyarlardan gelen bir haber yayılmış. Padişah Feridun, ülkesinde yaşayan bütün gençleri saraya çağırıyormuş. Amacı, halkının arasından dürüst, akıllı ve merhametli bir genç seçerek ona önemli bir görev vermekmiş. Aras’ın da köyün temsilcisi olarak saraya gitmesi kararlaştırılmış.

Annesi yolculuk hazırlığı yaparken ona küçük bir bohça vermiş. Bohçanın içine bir parça ekmek, birkaç ceviz ve babasının yıllar önce bulduğu eski bir madalyon koymuş. Madalyonun üzerinde güneş şeklinde bir arma varmış. Zeynep, “Bu madalyon sana bebekken sarılı olduğun kumaşın içinden çıkmıştı. Nereden geldiğini bilmiyoruz ama belki bir gün sana geçmişin hakkında bir şeyler anlatır,” demiş.

Aras, anne babasının ellerini öperek yola çıkmış. Günler süren yolculuğun ardından yüksek surları, büyük kapıları ve göğe uzanan kuleleriyle meşhur saraya ulaşmış. Sarayın ihtişamı karşısında şaşırmış ama kendi mütevazı kıyafetlerinden utanmamış. Çünkü Hasan ile Zeynep ona, insanın değerini giydiği elbisenin değil, yaptığı iyiliklerin belirlediğini öğretmiş.

Sarayın büyük salonunda onlarca genç toplanmış. Her biri padişahın karşısına çıkıp kendisini tanıtmış. Kimi zenginliğini anlatmış, kimi ailesinin soyluluğuyla övünmüş, kimi de ne kadar güçlü olduğunu göstermeye çalışmış. Sıra Aras’a geldiğinde padişah ona dönerek, “Söyle bakalım genç adam, sence bir hükümdarı gerçekten büyük yapan nedir?” diye sormuş.

Aras hiç düşünmeden cevap vermiş: “Bir hükümdarı büyük yapan, sahip olduğu toprakların genişliği değil, halkının gönlünde bıraktığı iyiliktir. İnsanlar korktukları için değil, güvendikleri için onun yanında duruyorsa o hükümdar gerçekten büyüktür.”

Bu sözler salonda derin bir sessizlik oluşturmuş. Padişah, yıllardır kimsenin kendisine böyle bir cevap vermediğini fark etmiş. Genç adama dikkatle bakmış ve “Peki, sen bir gün hükümdar olsaydın ilk ne yapardın?” diye sormuş.

Aras, “Önce halkımın nasıl yaşadığını öğrenirdim. Aç olanın sofrasına ekmek koyar, susuz kalan köye çeşme yaptırır, haksızlığa uğrayanı dinlerdim. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, sarayının duvarlarında değil, insanlarının huzurunda saklıdır,” demiş.

Padişah bu cevaptan çok etkilenmiş. Aras’ın gözlerinde kendisine hiç yabancı gelmeyen bir sıcaklık görmüş. Onu diğer gençlerden ayırarak sarayda misafir etmek istemiş.

Çocuklarımızın İlgisini Çekebilir:  Üç Gölgenin Masalı

Günler geçmiş. Aras sarayda kaldığı süre boyunca gösterişten uzak yaşamaya devam etmiş. Hizmetkârlara teşekkür ediyor, mutfaktaki çalışanlarla sohbet ediyor, sarayın bahçesinde çalışan yaşlı bahçıvana yardım ediyormuş. Bir gün padişahın en değerli vazolarından biri dikkatsizlik sonucu kırılmış. Vazoyu kıran genç hizmetkâr korkudan titremeye başlamış. Çünkü sarayda böyle bir hata yapanların ağır şekilde cezalandırılacağını düşünüyormuş.

Aras, hizmetkârın yanına giderek onu sakinleştirmiş. “Herkes hata yapabilir. Önemli olan hatasını kabul etmek ve bir daha tekrarlamamak için çaba göstermektir,” demiş. Sonra durumu padişaha anlatmış ve hizmetkârın cezalandırılmaması için ricada bulunmuş.

Padişah bu olayı duyunca şaşırmış. Çünkü Aras, kendi çıkarını düşünmeden başkasının iyiliği için konuşmuş. Genç adamın davranışları padişahın kalbinde unutulmuş bir hatırayı canlandırmaya başlamış.

Bir akşam padişah, Aras’ı özel odasına çağırmış. Ona çocukluğunu, ailesini ve nerede büyüdüğünü sormuş. Aras, oduncu Hasan ile Zeynep’in kendisini bebekken bulup büyüttüğünü anlatmış. Ardından annesinin verdiği eski madalyonu cebinden çıkararak padişaha göstermiş.

Padişah madalyonu görür görmez yerinden doğrulmuş. Gözleri dolmuş, elleri titremeye başlamış. Çünkü madalyon, yıllar önce kaybolan oğlunun beşiğine işlenmiş özel güneş armasının aynısıymış. Padişah madalyonu eline almış, uzun süre incelemiş. Sonra duvardaki eski bir sandığı açarak içinden sararmış bir kumaş parçası çıkarmış. Kumaşın üzerinde de aynı arma bulunuyormuş.

Padişah, güçlükle konuşarak, “Bu madalyon… Yıllar önce kaybettiğim oğlumun eşyalarından biriydi. Senin bebeğken kim tarafından bulunduğunu öğrenebilir miyiz?” diye sormuş.

Aras şaşkınlıkla padişaha bakmış. Ertesi sabah saraya çağrılan yaşlı hizmetkâr, yıllardır sakladığı gerçeği anlatmış. Yangın gecesi küçük şehzadeyi kurtardığını, onu güvenilir bir aileye emanet ettiğini ve kimliğinin ortaya çıkmasından korktuğu için sustuğunu söylemiş.

Padişah artık gerçeği anlamış. Karşısında duran genç, yıllardır aradığı öz oğluymuş!

Padişah ayağa kalkarak Aras’a yaklaşmış. Yıllardır içinde taşıdığı özlemi artık saklayamamış. “Oğlum, seni yıllarca aradım. Her gün bir gün geri döneceğine inandım. Şimdi karşımda duruyorsun ama senin nasıl bir insan olduğunu gördükçe daha da büyük bir mutluluk duyuyorum,” demiş.

Aras’ın gözleri yaşarmış. Ancak aklına onu büyüten Hasan ile Zeynep gelmiş. “Sultanım, beni dünyaya getiren sizsiniz ama hayatıma sevgiyle yön veren iki insan daha var. Hasan ve Zeynep benim annem ve babamdır. Onların hakkını asla ödeyemem,” demiş.

Padişah oğlunun bu sözlerini duyunca bir kez daha gururlanmış. Onun kalbinde hem öz ailesine hem de kendisini büyüten insanlara yer olduğunu anlamış. Hemen köye haber göndererek Hasan ile Zeynep’i saraya davet etmiş.

Hasan ile Zeynep saraya geldiklerinde karşılarında yıllardır büyüttükleri Aras’ı görünce şaşırmışlar. Padişah onları büyük bir saygıyla karşılamış. Önlerinde eğilerek, “Siz benim oğlumu yalnızca büyütmemiş, ona insan olmanın en güzel değerlerini de öğretmişsiniz. Ben ona bir saray bırakabilirdim ama siz ona merhametli bir kalp kazandırmışsınız. Bunun karşılığını hiçbir hazine ödeyemez,” demiş.

Hasan mahcup bir şekilde, “Biz yalnızca bir çocuğu sevdik ve elimizden geleni yaptık, hükümdarım,” diye cevap vermiş. Padişah ise, “Bir çocuğu sevgiyle büyütmek, dünyadaki en büyük iyiliklerden biridir,” demiş.

O günden sonra sarayda büyük bir değişim başlamış. Padişah, Aras’ın önerilerini dinleyerek ülkenin dört bir yanına çeşmeler yaptırmış, yoksul ailelere yardım ulaştırmış, köylerde okullar açtırmış. Halkın sorunlarını dinlemek için belirli günlerde saray kapılarını herkese açmış.

Aras da sarayda büyümüş olmasına rağmen eski alışkanlıklarını bırakmamış. Sık sık köyüne gidiyor, Hasan ile Zeynep’i ziyaret ediyor, ihtiyaç sahiplerine yardım ediyormuş. Padişahın en büyük mutluluğu ise oğlunun yanında olması kadar, onun adaletli ve merhametli bir insan olduğunu görmekmiş.

Yıllar sonra Aras ülkenin yönetiminde söz sahibi olduğunda babasının ona verdiği en önemli öğüdü hiç unutmamış: “Taht insanı yükseltmez oğlum, insan tahtı yüceltir.”

Aras da hayatı boyunca bu sözün izinden gitmiş. Halkını dinlemiş, adaletten ayrılmamış, kimseyi zenginliğine veya yoksulluğuna göre değerlendirmemiş. Böylece ülke yalnızca zenginleşmekle kalmamış, insanların birbirine güvendiği, yardımlaştığı ve huzur içinde yaşadığı bir diyara dönüşmüş.

Gökten üç elma düşmüş. Biri iyiliği öğretenlerin, biri sevgiyle büyütenlerin, biri de kalbinin sesini dinleyerek doğru olanı yapanların başına.

Benzer Masallar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz