Vaktiyle, ay ışığının bile fısıltıyla dolaştığı kadim bir şehir vardı. Bu şehirde zaman, insanlar uyurken durur; uyanınca yeniden akardı. Kimse bunun nedenini bilmezdi. Ta ki Şehrazat, Sultan Şahriyar’ın huzurunda anlatılmamış son hikâyeyi anlatana kadar…
Şehrazat, o gece her zamankinden farklı başladı söze:
“Ey Sultanım,” dedi, “bu kez sana bir hikâye değil, henüz yaşanmamış bir kader anlatacağım.”
Sultan şaşırdı ama sustu.
Şehrazat anlatmaya başladı:
Bir zamanlar, Zaman Bekçisi adlı gizemli bir varlık vardı. Bu bekçi, insanların anlattığı hikâyelerle zamanı mühürlerdi. Eğer bir ülkede hikâyeler tükenirse, zaman donar, kalpler soğur, umut sessizleşirdi.
İşte bu şehirde hikâyeler bitmişti.
Çocuklar artık masal dinlemiyor, yaşlılar hatıralarını anlatmıyordu. Herkes sustukça zaman ağırlaşmış, geceler uzamıştı.
Bu sessizliği bozan tek kişi, Lina adında küçük bir kızdı. Lina, konuşan bir kum saati bulmuştu. Kum saati ona şöyle dedi:
“Eğer son hikâyeyi bulamazsan, sabah hiç gelmeyecek.”
Lina, hikâyeyi aramak için rüyaların kapısını açtı. Orada, yarım kalmış masallar, unutulmuş kahramanlar ve hiç anlatılmamış sonlar vardı. Ancak en derinde, kilitli bir sandık duruyordu. Sandığın üzerinde tek bir isim yazılıydı:
Şehrazat
Lina sandığı açtığında anladı ki, o hikâye henüz anlatılmamıştı; çünkü onu anlatacak cesaret sadece bir kişide vardı.
Şehrazat, Lina’nın hikâyesini anlatırken sesi titredi. Çünkü fark etti ki, o sandık kendi kalbiydi. Eğer anlatmayı bırakırsa, zaman duracak; ama anlatırsa, hikâye sonsuza dek yaşayacaktı.
Ve Şehrazat hikâyesini tam burada durdurdu.
Sultan nefesini tuttu.
Şehrazat gülümsedi ve dedi ki:
“Ey Sultanım, zaman hâlâ akıyorsa, bu hikâye henüz bitmedi demektir.”
O gece Şahriyar Şehrazat’ı öldürmedi.
O günden sonra şehirde zaman bir daha hiç durmadı.
Ve insanlar anladı ki:
Bir hikâye anlatıldığı sürece, umut asla tükenmez.

