Bir varmış, bir yokmuş…
Yumuşacık bulutların üstünde, minicik bir ışık yaşarmış.
Bu ışığın adı Umaymış.
Umay çok tatlıymış.
Saçları güneş gibi parlak,
gözleri gökyüzü gibi maviymiş.
Umay’ın bir görevi varmış:
Küçük çocukları korumak, onlara sevgi vermek.
Bir sabah…
Umay gözlerini açmış.
“Bugün kime yardım etsem?” demiş.
Pıt… pıt… pıt…
Kalbinden küçük bir ışık çıkmış.
Işık yere doğru uçmuş.
Umay da peşinden gitmiş.
Aşağıda Gizemli Işık Ormanı varmış.
Ağaçlar fısıldarmış:
“Şşş… hoş geldin Umay…”
Yapraklar sallanmış:
“Hışır hışır…”
Kuşlar ötüşmüş:
“Cik cik cik!”
Umay gülmüş.
“Merhaba orman!” demiş.
Bir ağacın altında
minicik bir bebek oturuyormuş.
Adı Mino’ymuş.
Mino biraz korkmuş.
Annesi biraz uzakta odun topluyormuş.
Mino’nun gözleri dolmuş.
“Anneee…” demek istemiş.
Umay hemen yaklaşmış.
Yumuşacık sesiyle:
“Ben buradayım…” demiş.
Işığını açmış.
Sıcacık…
Yumuşacık…
Güvenli…
Mino gülümsemiş.
Umay ne yapmış?
Küçük bir ninni söylemiş:
“Uyu minik kuşum
Korkma hiç yavrum
Umay burada
Sevgi yanında…”
Rüzgâr da eşlik etmiş.
“Vuu… vuu…”
Yapraklar dans etmiş.

Derken annesi gelmiş.
Mino’yu kucağına almış.
“Seni buldum canım yavrum!” demiş.
Mino gülmüş.
Artık hiç korkmuyormuş.
Çünkü kalbinde
sıcacık bir Umay ışığı varmış.
Umay gökyüzüne dönmüş.
Bulutuna oturmuş.
Gülümsemiş.
“Bir çocuk daha mutlu…” demiş.
Sonra fısıldamış:
“Ne zaman korkarsan,
gözlerini kapa…
Ben hep yanındayım…”
Ve o günden sonra
tüm minik çocuklar uyurken
pencereden içeri
küçük bir ışık süzülürmüş…
O ışık kimmiş?
Tabii ki Umay.
Masal bitti, tatlı rüyalar başladı.

