Uzak mı uzak, bulutların gölgesinde saklanan Şirinler Köyü’nde herkesin bildiği ama kimsenin tam olarak anlamadığı bir Şirin vardı: Uykucu Şirin. O kadar çok uyurdu ki, horultusu bazen mantar evlerin camlarını titreştirirdi. Ama kimse onun uykularının sıradan olmadığını bilmiyordu.
Bir gece, ay diğer gecelerden daha parlak parladığında, Uykucu Şirin derin bir uykuya daldı. Gözkapakları kapandığı anda kendini bambaşka bir yerde buldu: Rüya Dünyası.
Bu dünya, düşüncelerle şekil değiştirirdi. Gökyüzü pamuk şeker rengindeydi, nehirler mavi değil altın sarısı akardı. Ağaçların dallarında yaprak yerine küçük saatler sallanırdı ve her saat farklı bir zamanı fısıldardı.
Uykucu Şirin yürüdükçe ayaklarının altında yıldızlar yanıp sönüyordu. Tam o sırada karşısına uzun sakallı, yüzü sis gibi dalgalanan biri çıktı. Bu kişi Rüya Bekçisi idi.
“Hoş geldin Uykucu Şirin,” dedi yumuşak bir sesle.
“Sen sadece uyuyan biri değilsin. Sen rüyalar arasında geçit açabilen tek Şirin’sin.”
Uykucu Şirin gözlerini ovuşturdu. “Ben mi? Ben sadece… uyurum.”
Rüya Bekçisi gülümsedi. “Bazı güçler uyanıklıkta değil, uykuda ortaya çıkar.”
Tam o anda Rüya Dünyası titremeye başladı. Karanlık bir gölge, renkleri yutuyor, nehirleri griye çeviriyordu. Bu, insanların unuttuğu hayallerden oluşan Unutuş Gölgesi idi.
Eğer Rüya Dünyası tamamen yok olursa, Şirinler de hayal kurmayı unutacaktı.
Uykucu Şirin korktu ama kaçmadı. Gözlerini kapattı ve her zamanki gibi… daha derin bir uykuya daldı. Çünkü onun gücü uyanmakta değil, daha derin rüya görmekteydi.
Rüyasında çocuk kahkahaları, umut dolu düşler ve hiç anlatılmamış masallar belirdi. Bu rüyalar ışığa dönüştü ve Unutuş Gölgesi’ni sardı. Gölge yavaşça dağıldı, renkler geri geldi.
Rüya Bekçisi eğildi.
“Artık sen Rüyaların Şirinisin.”
Uykucu Şirin sabah olduğunda kendi yatağında uyandı. Şirinler Köyü her zamanki gibiydi. Kimse hiçbir şey fark etmemişti.
Ama o günden sonra Uykucu Şirin’in uykusu daha sessizdi.
Ve her gece, bir yerlerde biri güzel bir rüya görüyorsa, bilin ki…
Uykucu Şirin yine uyuyordur

