Bir varmış, bir yokmuş…
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Akşehir’in şirin mi şirin bir köyünde Nasrettin Hoca yaşarmış. Hoca, güler yüzü, hazırcevaplığı ve ders veren sözleriyle herkesin sevgisini kazanırmış.
Günlerden bir gün köydeki çocuklar, sabırsızlıkları yüzünden sık sık kavga etmeye başlamış. Kim topu önce alacak, kim sıraya girmeden su içecek derken, ortalık karışırmış. Köylüler bu duruma çok üzülmüş ve çareyi Nasrettin Hoca’ya gitmekte bulmuş.
Nasrettin Hoca gülümseyerek:
“Demek sabır kaybolmuş ha… O zaman onu bulalım,” demiş.
Ertesi gün çocukları köy meydanında toplamış. Elinde kocaman, gri bir taş varmış.
“Bu gördüğünüz Sabır Taşı,” demiş Hoca.
“Ama bu taş sihirli değil. Onu çalıştırmak sizin elinizde.”
Çocuklar merakla:
“Nasıl yani Hoca?” diye sormuşlar.
Hoca anlatmaya başlamış:
“Bu taşı her kızdığınızda, acele ettiğinizde veya başkasının hakkını almak istediğinizde hatırlayın. Sabrederseniz taş hafifler, sabretmezseniz ağırlaşır.”
Sonra bir oyun önermiş. Meydana tek bir salıncak koymuş ve:
“Herkes sırasını bekleyecek. Sabreden oynar,” demiş.

İlk başta çocuklar çok zorlanmış. Ama sırayla bekledikçe, kimse itişmeyince oyun daha eğlenceli olmuş. Kavga yerine kahkahalar yükselmiş.
O sırada Hoca taşı eline almış:
“Bakın,” demiş,
“Sabır taşı artık çok hafif.”
Çocuklar şaşkınlıkla gülmüşler. O an anlamışlar ki taş değil, onların kalpleri hafiflemiş.
Nasrettin Hoca son sözünü söylemiş:
“Evlatlarım, sabır beklemek değildir. Sabır, doğru olanı yapmayı seçmektir.”
O günden sonra köyde kavgalar azalmış, çocuklar daha anlayışlı olmuş. Sabır Taşı ise hâlâ köy meydanındaymış…
Ama artık herkes bilirmiş ki gerçek sabır, insanın kendi içindeymiş.
Gökten üç elma düşmüş
Biri sabretmeyi öğrenen çocuklara,
biri Nasrettin Hoca’ya,
biri de bu masalı dinleyen güzel kalpli sana…

