Bir varmış, bir yokmuş…
Uzaklarda, yemyeşil tepelerin arasında, sabahları kuş sesleriyle uyanan küçük ve güzel bir köy varmış. Bu köyün adı Çınar Işığı Köyü’ymüş. Köyün ortasında yüzlerce yıldır yaşayan kocaman bir çınar ağacı bulunurmuş. Dalları öylesine genişmiş ki sıcak yaz günlerinde köydeki herkes onun gölgesine sığınırmış.
Bu köyde Mert adında, meraklı ve yardımsever bir çocuk yaşarmış.
Mert’in en sevdiği şey, birinin işini kolaylaştırmakmış. Kimi zaman yaşlı komşusunun taşıdığı sepeti evine kadar götürür, kimi zaman bahçede yaralanmış bir kuşa su verir, kimi zaman da okulda arkadaşının anlamadığı bir konuyu sabırla anlatırmış.
Fakat Mert’in bir özelliği daha varmış.
Yaptığı iyiliklerin karşılığında hiçbir şey beklemezmiş.
Bir gün annesi ona:
— Mert, neden herkesin işine yardım etmeye çalışıyorsun? diye sormuş.
Mert gülümseyerek:
— Çünkü birinin yüzünün gülümsediğini görmek beni mutlu ediyor, demiş.
Annesi oğlunun başını okşamış.
— O zaman unutma, demiş. Gerçek iyilik, karşılığında bir şey beklemeden yapılan iyiliktir.
Mert bu sözleri hiç unutmamış.
Bir sabah Mert okul yolunda yürürken yol kenarında yaşlı bir adam görmüş. Adamın elinde ağır bir çuval varmış. Çuvalı kaldırmaya çalışıyor fakat bir türlü başaramıyormuş.
Mert hemen yanına koşmuş.
— Amca, yardım edeyim mi?
Yaşlı adam şaşkınlıkla bakmış.
— Gerçekten yardım eder misin evlat?
— Elbette!
Mert çuvalın bir ucundan tutmuş. Birlikte adamın evine kadar yürümüşler.
Yaşlı adam teşekkür etmek için cebinden küçük, parlak bir taş çıkarmış.
— Bunu sana vermek istiyorum.
Mert taşı alıp incelemiş. Taş güneş ışığında yıldız gibi parlıyormuş.
— Çok güzelmiş. Ama bunu neden bana veriyorsunuz?
Adam gülümsemiş.
— Çünkü bana yardım ettin.
Mert bir süre düşünmüş.
— Teşekkür ederim. Ama yaptığım yardımın karşılığında bir şey almam gerekmiyor.
Yaşlı adam şaşırmış.
— O zaman bu taşı ne yapacaksın?
Mert taşı yaşlı adama geri uzatmış.
— Siz saklayın. Belki başka bir gün başka birinin ihtiyacı olur.
Yaşlı adamın gözleri dolmuş.
— Senin kalbin gerçekten çok güzelmiş.
Mert ise yoluna devam etmiş.
O gün okulda öğretmenleri çocuklara bir soru sormuş:
— Sizce dünyayı değiştirmek için ne gerekir?
Çocuklar farklı cevaplar vermiş.
— Çok para gerekir!
— Güçlü olmak gerekir!
— Büyük bir kahraman olmak gerekir!
Mert ise elini kaldırmış.
Öğretmeni:
— Söyle bakalım Mert.
Mert biraz düşünmüş.
— Bence dünyayı değiştirmek için önce küçük bir iyilik yapmak gerekir.
Sınıfta kısa bir sessizlik olmuş.
Öğretmen gülümsemiş.
— Neden?
— Çünkü bir kişi iyilik yaparsa, başka biri onu görüp iyilik yapmak isteyebilir. Böylece iyilik bir kişiden diğerine geçebilir.
Öğretmen başını sallamış.
— Çok güzel düşündün.
Ertesi gün köyde tuhaf bir şey olmuş.
Köyün çeşmesinin yanında küçük bir sepet bulunmuş. Sepetin içinde ekmek, meyve ve birkaç şişe su varmış. Üzerinde de küçük bir not duruyormuş:
“İhtiyacın varsa al. Sen de bir gün başka birine yardım et.”
Kimse bu sepeti kimin bıraktığını bilmiyormuş.
Bir sonraki gün başka bir yerde bir sepet daha ortaya çıkmış.
Sonra bir tane daha…
Kimi zaman bir yaşlı insanın kapısında yiyecek bulunuyor, kimi zaman okulun bahçesinde susamış kuşlar için su kapları görülüyormuş.
Köylüler birbirlerine yardım etmeye başlamışlar.
Bir çocuk yere düşen arkadaşını kaldırıyor, bir çiftçi komşusunun tarlasına yardım ediyor, yaşlılar çocuklara masallar anlatıyor, çocuklar da yaşlıların işlerini kolaylaştırıyormuş.
Köyde herkesin yüzü biraz daha fazla gülmeye başlamış.
Mert bütün bunları görünce çok mutlu olmuş.
Fakat olanları kendisinin başlattığını kimseye söylememiş.
Aradan haftalar geçmiş.
Bir akşam köyün üzerine çok büyük bir fırtına çökmüş.
Rüzgâr şiddetle esmiş, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmış. Bazı evlerin çatıları zarar görmüş. Köyün yolları çamurla kaplanmış.
Sabah olduğunda köylüler dışarı çıkmışlar.
Herkes endişeliymiş.
Tam o sırada yaşlı adam bağırmış:
— Hep birlikte çalışırsak köyümüzü yeniden toparlayabiliriz!
Bir çiftçi:
— Ben çatısı zarar gören evlere yardım ederim, demiş.
Bir kadın:
— Ben yemek yaparım.
Çocuklar:
— Biz de küçük işleri yapabiliriz!
Herkes elinden geleni yapmaya başlamış.
Mert de durmadan çalışmış.
Gün boyunca insanlar birbirlerine yardım etmişler.
Akşam olduğunda köy eskisinden bile güzel görünüyormuş.
Çınar ağacının altında toplanan köylüler, olanları konuşmuşlar.
Yaşlı adam Mert’e bakarak:
— Biliyor musunuz, bütün bunların başlamasına kim sebep oldu? diye sormuş.
Herkes şaşırmış.
Mert de merakla bakmış.
Yaşlı adam cebinden o parlak taşı çıkarmış.
— Bu çocuk bana bir gün yardım etti. Karşılığında verdiğim taşı kabul etmedi. O gün anladım ki gerçek iyilik, insanın elinden bir şey eksiltmez. Tam tersine, iyiliği çoğaltır.
Köylüler Mert’e bakmış.
Mert utanarak başını eğmiş.
— Ben sadece elimden geleni yaptım, demiş.
Yaşlı adam gülümsemiş.
— İşte gerçek kahramanlık da budur.
O gece Mert evine dönerken gökyüzüne bakmış.
Yıldızlar pırıl pırılmış.
Annesi kapıda onu bekliyormuş.
— Bugün ne öğrendin? diye sormuş.
Mert gülümsemiş.
— Küçük bir iyiliğin bile çok uzaklara ulaşabileceğini öğrendim.
Annesi:
— Peki en büyük iyilik nedir?
Mert biraz düşünmüş.
Sonra:
— Birinin iyiliğe ihtiyacı olduğunu fark etmek ve yardım etmek, demiş.
Annesi oğluna sarılmış.
O gece Çınar Işığı Köyü’nde herkes huzur içinde uyumuş.
Fakat ertesi sabah köyün girişinde yeni bir şey varmış.
Kocaman çınar ağacının altında tahta bir tabela duruyormuş.
Üzerinde şu sözler yazıyormuş:
“İyilik, paylaştıkça çoğalan en güzel hazinedir.”
O günden sonra köyde kim bir iyilik yapsa, onun karşılığını beklememiş.
Çünkü herkes artık şunu biliyormuş:
Birine uzatılan yardım eli, başka birinin elini tutabilir.
Bir gülümseme, başka bir gülümsemeyi başlatabilir.
Ve küçücük bir iyilik…
Koca bir dünyayı değiştirebilir.
Gökten üç elma düşmüş.
Biri iyiliği yapanın,
biri iyiliği görenin,
biri de iyiliği başkasına aktaranın başına…
Masal da burada bitmiş.
