Bir varmış, bir yokmuş…
Uzaklarda, dağların mor gölgelerinin suya düştüğü yemyeşil bir vadide, Ayışığı Gölü adında berrak bir göl varmış.
Bu gölün suyu öylesine temizmiş ki geceleri gökyüzündeki yıldızlar, sanki gölün içinde de parlıyormuş. Söğüt ağaçları kıyıya eğilir, nilüferler sabahları pembe çiçeklerini açar, küçük kurbağalar sazlıkların arasında neşeyle vıraklarmış.
Ama bu gölde yaşayanların bildiği bir sır varmış.
Gölün en derin yerinde, pulları güneş ışığı gibi parlayan Altın Balık yaşarmış.
Onun adı Lina‘ymış.
Lina sıradan bir balık değilmiş.
Kuyruğunu her salladığında suyun içinde küçük ışık halkaları oluşur, yüzdüğü yerde karanlık bile biraz aydınlanırmış.
Fakat Lina’nın en güzel özelliği altın pulları değilmiş.
O, gölün seslerini dinleyebilirmiş.
Suyun şırıltısını…
Rüzgârın sazlıklara fısıldayışını…
Kurbağaların şarkısını…
Hatta yaşlı kaplumbağa Miro’nun ağır ağır yüzmesini bile anlayabilirmiş.
Bir sabah Lina uyandığında gölde garip bir sessizlik olduğunu fark etmiş.
Kurbağalar susmuş.
Sazlıklar hüzünlü hüzünlü sallanıyor, ördekler suya yaklaşmıyormuş.
Lina hemen suyun yüzüne çıkmış.
— Ne oldu? Neden herkes sessiz? diye sormuş.
Yaşlı kaplumbağa Miro başını sudan çıkarıp iç çekmiş.
— Gölün şarkısı kayboldu, demiş.
— Gölün şarkısı mı?
— Evet. Eskiden gölümüz sabahları şarkı söylerdi. Ama insanlar kıyıya çöpler bırakmaya, suya plastikler atmaya ve gereğinden fazla su almaya başlayınca gölün sesi giderek azaldı.
Lina şaşkınlıkla etrafına bakmış.
Gerçekten de kıyıda boş şişeler, poşetler ve kâğıt parçaları varmış.
— Peki şarkıyı nasıl geri getirebiliriz? diye sormuş.
Miro gülümsemiş.
— Bazen kaybolan şeyleri bulmak için çok uzağa gitmek gerekmez. Önce bulunduğun yeri iyileştirmek gerekir.
Lina bu sözleri düşünmüş.
O gün bütün arkadaşlarını toplamış.
Kurbağalar, ördekler, su samurları, kaplumbağalar ve küçük balıklar…
Hepsi birlikte gölün kıyısındaki çöpleri toplamaya başlamış.
Lina küçük bir poşeti kuyruğuyla itiyor, ördekler kâğıt parçalarını gagalarıyla taşıyor, su samurları dalların arasına sıkışmış plastikleri çıkarıyormuş.
Ama Lina bir süre sonra yorulmuş.
— Bu kadar çöpü tek başımıza nasıl temizleyeceğiz? diye sormuş.
Tam o sırada gölün kıyısında yaşayan küçük bir kız belirmiş.
Adı Defne‘ymiş.
Defne her sabah gölün yanında yürüyüş yapar, kuşları izler ve çiçekleri sularmış.
O gün gölün kıyısında hayvanların çöpleri topladığını görünce şaşırmış.
— Siz ne yapıyorsunuz? diye sormuş.
Lina suyun içinden başını çıkarıp Defne’ye bakmış.
Defne, balığın konuştuğunu duyunca gözlerini kocaman açmış.
— Sen… konuşabiliyor musun?
Lina gülümsemiş.
— Sen dinlemeyi bilirsen herkesin söyleyecek bir sözü vardır.
Defne hemen eğilip kıyıdaki çöpleri toplamaya başlamış.
Sonra eve koşmuş.
Ertesi gün arkadaşlarıyla geri dönmüş.
Birlikte gölün çevresini temizlemişler.
Çöpler ayrılmış.
Plastikler ayrı bir yere, kâğıtlar başka bir yere konmuş.
Kırık dallardan küçük bir çöp kutusu yapılmış.
Çocuklar gölün kenarına bir tabela asmış:
“Göl bizim dostumuzdur.
Dostlarımızı temiz tutarız.”
Günler geçtikçe göl değişmeye başlamış.
Su yeniden berraklaşmış.
Nilüferler çoğalmış.
Kurbağalar yeniden şarkı söylemiş.
Ama göl hâlâ eski şarkısını söylemiyormuş.
Lina bunun nedenini merak etmiş.
Bir gece, ay gölün üzerine gümüş bir yol çizdiğinde, Lina gölün en derin yerine yüzmüş.
Orada yaşlı bir su kaplumbağası değil, çok daha yaşlı bir varlıkla karşılaşmış.
Gölün kalbinde, kökleri suyun altında uzanan Bin Yaşındaki Söğüt Ağacı yaşıyormuş.
Ağaç ağır bir sesle konuşmuş:
— Lina…
— Buradayım.
— Gölün şarkısı hiçbir zaman kaybolmadı.
Lina şaşırmış.
— Ama biz onu duyamıyoruz.
Söğüt ağacı yapraklarını hafifçe sallamış.
— Çünkü gölün şarkısı yalnızca sudan oluşmaz. O şarkıda kuşların sesi, rüzgârın nefesi, çocukların kahkahası ve insanların iyiliği vardır.
Lina sessizce düşünmüş.
— O zaman gölün şarkısını insanlar geri getirebilir mi?
— İnsanlar da, hayvanlar da… Herkes küçük bir iyilik yaparsa.
Ertesi sabah Defne ve arkadaşları gölün çevresine yeni ağaçlar dikmiş.
Bir çocuk suyu boşa akıtmamayı öğrenmiş.
Bir başkası piknikten sonra çöplerini toplamış.
Bir diğeri arkadaşına şöyle demiş:
— Gölü seviyorsak, onu sadece seyretmemeliyiz. Ona iyi de bakmalıyız.
O akşam gölde garip bir şey olmuş.
Önce çok hafif bir ses duyulmuş.
Şıp…
Sonra:
Şıp… şıp…
Ardından sazlıklar hışırdamış.
Kurbağalar vıraklamış.
Kuşlar gökyüzünde dönerek ötüşmüş.
Rüzgâr söğüt dallarını sallamış.
Ve bütün bu sesler birleşerek dünyanın en güzel şarkılarından birini oluşturmuş.
Ayışığı Gölü yeniden şarkı söylüyormuş.
Lina mutlulukla suyun içinde dönmeye başlamış.
Altın pulları ay ışığında parıldamış.
Defne kıyıda gülümseyerek onu izlemiş.
O günden sonra gölün çevresinde yaşayan herkes bir şeyi hiç unutmamış:
Büyük değişimler, çoğu zaman küçücük bir iyilikle başlar.
Bir çöpü yerden kaldırmak…
Bir damla suyu boşa harcamamak…
Bir ağacı korumak…
Bir hayvana zarar vermemek…
Ve en önemlisi, doğanın sessizce söylediği şeyleri dinlemek…
Çünkü doğa konuşurmuş.
Yeter ki insanın kalbinde onu duyacak kadar sessizlik olsun.
Lina ise hâlâ Ayışığı Gölü’nde yüzermiş.
Güneş suya vurduğunda altın gibi parlar, çocuklar göle baktığında kuyruğunu neşeyle sallarmış.
Bazen de ay ışığı gölün üzerine düştüğünde, suyun içinden ince bir şarkı yükselirmiş.
O şarkının ne söylediğini yalnızca dikkatle dinleyenler anlayabilirmiş:
“Beni korursan, ben de seni yaşatırım.”
Ve masal da burada bitmiş.
Gölün şarkısı hiç bitmemiş.
Çünkü onu dinleyenlerin kalbi var oldukça, doğanın şarkısı da yaşamaya devam etmiş.
