Uzak mı uzak, yeşil tepelerin arasında kurulmuş küçük bir köyde, rengârenk çiçeklerle çevrili sevimli bir çiftlik vardı. Bu çiftlikte inekler, koyunlar, ördekler, keçiler ve neşeli tavuklar birlikte yaşardı. Sabahları horozun sesiyle uyanır, gün boyunca tarlalarda ve bahçelerde dolaşırlardı.
Çiftliğin tavukları arasında Köpük adında bembeyaz, küçük bir tavuk vardı. Köpük diğer tavuklardan biraz farklıydı. Arkadaşları toprağı eşeleyip buğday taneleri ararken o sık sık gökyüzüne bakardı.
Gökyüzünde süzülen kuşları izlemeyi çok severdi.
Bir gün mavi gökyüzünde kanatlarını açmış uçan bir kartal gördü.
“Ne kadar güzel!” diye hayranlıkla fısıldadı. “Keşke ben de uçabilsem.”
Yanında duran yaşlı tavuk Gıdak Nine onun sözlerini duydu.
“Köpük,” dedi gülerek, “biz tavuklar gökyüzünde uzun uzun uçamayız. Kanatlarımız bizi ancak kısa mesafelerde taşıyabilir.”
Köpük başını eğdi.
“Belki de haklısın,” dedi.
Fakat birkaç dakika sonra yeniden gökyüzüne baktı.
İçinde küçücük bir ses ona şöyle diyordu:
“Denemeden bilemezsin.”
O günden sonra Köpük uçmayı öğrenmeye karar verdi.
Ertesi sabah herkes uyurken kümesten çıktı. Çiftliğin arkasındaki küçük saman balyasının üzerine tırmandı.
Kanatlarını açtı.
Bir…
İki…
Üç!
Köpük kendini aşağı bıraktı.
“Gıdak!”
Pat diye samanların üzerine düştü.
Neyse ki samanlar yumuşaktı.
Köpük kalktı, tüylerini silkeledi ve yeniden denedi.
Bu kez kanatlarını daha hızlı çırptı.
Bir…
İki…
Üç!
Yine aşağı düştü.
Tam o sırada çiftliğin ördeği Vakvak onu gördü.
“Ne yapıyorsun sen?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Uçmayı öğreniyorum.”
Vakvak kahkahayla güldü.
“Sen bir tavuksun! Tavuklar uçmaz.”
Köpük biraz üzüldü ama vazgeçmedi.
“Belki çok yükseğe uçamam,” dedi. “Ama ne kadar uçabileceğimi öğrenebilirim.”
Sonraki günlerde Köpük çalışmaya devam etti.
Önce küçük taşların üzerine çıktı.
Sonra saman balyalarından atladı.
Daha sonra çiftliğin alçak çitlerinden geçmeye çalıştı.
Her denemesinde biraz daha ilerliyordu.
Bazen düşüyor, bazen yuvarlanıyor, bazen de tüyleri samanlarla doluyordu.
Ama her düştüğünde yeniden ayağa kalkıyordu.
Bir sabah çiftliğin yakınındaki büyük meşe ağacında yaşayan Bilge Baykuş Köpük’ü izledi.
“Günlerdir seni görüyorum,” dedi.
Köpük şaşkınlıkla başını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
Bilge Baykuş başını salladı.
“Evet. Ama sana küçük bir sır vereyim. Uçmak yalnızca kanat çırpmak değildir.”
“Başka ne gerekir?”
“Denge, cesaret ve rüzgârı tanımak.”
Köpük dikkatle dinledi.
Baykuş ona rüzgârın hangi yönden estiğini anlamayı, kanatlarını nasıl açması gerektiğini ve havada dengesini nasıl koruyacağını öğretti.
Köpük her gün çalıştı.
Bir hafta geçti.
Sonra bir hafta daha.
Artık küçük çitlerin üzerinden rahatça geçebiliyordu.
Çiftlikteki hayvanlar onunla dalga geçmeyi bırakmıştı. Hatta bazıları gizlice onu izliyor ve başarısını merak ediyordu.
Bir gün çiftlikte büyük bir sorun çıktı.
Küçük civcivlerden Sarıcan, çiftliğin dışındaki çayıra gitmişti. Orada otların arasında dolaşırken farkında olmadan küçük derenin karşı tarafında kalmıştı.
O sırada yağmur başladı.
Dere hızla yükseliyordu.
Sarıcan korkuyla bağırdı:
“Anne! Yardım edin!”
Tavuklar derenin kenarına koştu.
Fakat su çok hızlı akıyordu.
Ördek Vakvak yüzerek geçmeye çalıştı ama akıntı fazla güçlüydü.
Herkes endişeyle Sarıcan’a bakıyordu.
Tam o sırada Köpük çevresine baktı.
Derenin üzerinde eski bir ağaç dalı uzanıyordu.
Eğer o dala kadar uçabilirse karşı tarafa geçebilirdi.
Gıdak Nine endişeyle seslendi:
“Köpük, çok dikkatli ol!”
Köpük derin bir nefes aldı.
Bilge Baykuş’un sözlerini hatırladı.
“Denge, cesaret ve rüzgârı tanımak…”
Rüzgârın yönünü kontrol etti.
Kanatlarını açtı.
Koşmaya başladı.
Bir…
İki…
Üç!
Köpük havalandı.
Kanatlarını güçlü bir şekilde çırptı.
Bir an aşağı düşecek gibi oldu.
Ama rüzgâr kanatlarının altından geçti ve onu biraz daha yukarı kaldırdı.
Köpük havada süzüldü.
Çiftlikteki herkes şaşkınlıkla onu izliyordu.
Köpük dereyi tamamen geçemedi ama ortadaki büyük ağaç dalına konmayı başardı.
Biraz dinlendikten sonra yeniden havalandı.
Bu kez karşı kıyıya ulaştı.
Sarıcan sevinçle ona koştu.
“Köpük Abla!”
Köpük civcivi kanadının altına aldı.
“Merak etme. Seni eve götüreceğiz.”
Çiftlik sahibi de bu sırada uzun bir tahta getirerek dere üzerine küçük bir köprü yaptı.
Sarıcan güvenli bir şekilde çiftliğe döndü.
O akşam bütün hayvanlar Köpük’ün etrafında toplandı.
Vakvak biraz utanarak yanına geldi.
“Ben sana uçamazsın demiştim,” dedi.
Köpük gülümsedi.
“Aslında gökyüzündeki kuşlar kadar uçamıyorum.”
Vakvak şaşırdı.
“Ama bugün dereyi geçtin!”
“Evet,” dedi Köpük. “Çünkü amacım kartal olmak değildi. Kendi kanatlarımın neler yapabileceğini öğrenmekti.”
Bilge Baykuş ağacın dalından onları izliyordu.
“İşte gerçek başarı budur,” dedi. “Başarı her zaman başkaları gibi olmak değildir. Bazen kendi yapabileceğinin en iyisini keşfetmektir.”
O günden sonra Köpük çiftliğin en ünlü tavuğu oldu.
Fakat hiçbir zaman kendini diğerlerinden üstün görmedi.
Tam tersine, küçük civcivlere sık sık uçma çalışmaları yaparken öğrendiği en önemli şeyi anlatırdı:
“Bir şeyi ilk denemede başaramazsan üzülme. Düşebilirsin, yorulabilirsin, hatta bazıları sana yapamayacağını söyleyebilir. Ama çalışmaya devam edersen dün yapamadığın bir şeyi bugün başarabilirsin.”
Köpük hiçbir zaman kartallar kadar yükseğe uçamadı.
Bulutlara ulaşamadı.
Dağların üzerinden geçemedi.
Ama çiftliğin çitlerini, saman balyalarını ve küçük dereyi aşabilecek kadar uçmayı öğrendi.
Ve onun için bu, gökyüzünün en yüksek noktasına çıkmaktan bile daha değerliydi.
Çünkü Köpük sonunda şunu anlamıştı:
Gerçek başarı, başkalarının ne kadar yükseğe çıktığıyla değil, kendi korkularının ne kadar üzerine çıkabildiğinle ölçülürdü.
O günden sonra çiftlikte ne zaman bir yavru hayvan,
“Ben bunu yapamam,” dese Köpük hemen gülümser ve şöyle derdi:
“Henüz yapamıyorsun.”
Çünkü bazen küçücük bir “henüz” kelimesi, kocaman hayallerin kapısını açabilirdi.
Ve gökyüzüne bakmayı seven küçük beyaz tavuk, o kapıdan cesaretle geçmişti.
