Uzaklarda, insanların haritalarında bile görünmeyen yemyeşil bir ormanın ortasında Ayçiçeği Vadisi adında büyülü bir yer vardı. Bu vadide çiçekler geceleri ışıldar, dereler gümüş gibi parlar, ağaçların yaprakları hafif rüzgârda tatlı şarkılar söylerdi. Vadinin en küçük sakinlerinden biri de Lila adında minik bir periydi. Lila’nın kanatları kelebek kanatları kadar narin, saçları gece göğü kadar koyu ve kalbi kocaman bir yıldız kadar parlaktı. Fakat Lila’nın diğer perilerden farklı bir yeteneği vardı: O, gecenin renklerini boyayabiliyordu.
Her akşam güneş ufkun arkasında kaybolduğunda Lila, küçük boya çantasını omzuna asar ve gökyüzüne doğru uçardı. Çantasının içinde sıradan boyalar yoktu. İçinde yıldızların parıltısından yapılmış sarı, ay ışığından hazırlanmış beyaz, menekşelerin kokusunu taşıyan mor ve denizin derinliklerini hatırlatan mavi renkler bulunurdu. Lila, gökyüzündeki yıldızları tek tek parlatır, bulutlara gümüş kenarlar çizer ve karanlık görünen köşelere biraz mor serperdi. Ona göre gece, korkulacak bir karanlık değil, keşfedilecek kocaman bir resimdi.
Bir gece Lila, her zamankinden daha erken uyandı. Vadinin üzerinde garip bir sessizlik vardı. Gökyüzüne baktığında gözlerine inanamadı. Yıldızların büyük bir kısmı sönmüş, Ay’ın ışığı solgunlaşmıştı. Üstelik ormanın üzerindeki karanlık öylesine koyulaşmıştı ki ağaçların dalları bile görünmüyordu. Lila hemen boya çantasını açtı fakat içindeki renklerin hiçbiri parlamıyordu. Küçük peri telaşlandı ve “Renklerimi kaybetmiş olamam! Geceyi nasıl aydınlatacağım?” diye düşündü.
Lila, vadinin en yaşlı ağacı olan Bilge Çınar’ın yanına gitti. Bilge Çınar’ın dalları gökyüzüne kadar uzanıyor, kökleri ise toprağın derinliklerine kadar iniyordu. Küçük peri başından geçenleri anlatınca yaşlı ağaç yapraklarını hışırdatarak, “Bazen kaybolan şeyleri aramak için uzağa gitmek gerekmez; önce kendi kalbine bakmalısın,” dedi. Lila bu sözleri tam olarak anlayamadı. Yine de Bilge Çınar’ın öğüdünü dinlemeye karar verdi. Çünkü masallardaki en büyük maceralar çoğu zaman küçük bir adımla başlardı.
Lila önce yıldızların neden söndüğünü araştırmaya başladı. Ormanda ilerlerken ağlayan bir ateş böceği gördü. Ateş böceğinin ışığı neredeyse tamamen kaybolmuştu. Lila ona neden üzgün olduğunu sorunca ateş böceği, “Arkadaşlarımı bulamıyorum. Karanlıkta yolumu göremiyorum,” diye cevap verdi. Lila kendi ışığının da azaldığını düşünmeden ateş böceğine yardım etmek için elini uzattı. Birlikte ormanın derinliklerine doğru ilerlediler ve kısa süre sonra diğer ateş böceklerini buldular.
Ateş böcekleri birbirlerini bulunca küçük ışıkları yeniden güçlenmeye başladı. O anda Lila’nın boya çantasındaki mavi renk hafifçe parladı. Küçük peri şaşkınlıkla çantasına baktı. “Demek renklerim tamamen kaybolmamış!” dedi. Fakat neden geri geldiklerini henüz anlayamıyordu. Yoluna devam ederken bu kez kanadı incinmiş küçük bir serçe gördü. Serçe uçamadığı için yuvasına dönemiyordu. Lila onu nazikçe bir yaprağın üzerine yerleştirdi ve güvenli bir şekilde yuvasına götürdü. Serçe annesine kavuştuğunda Lila’nın boya çantasındaki mor renk de ışıldamaya başladı.
Lila artık bir şeylerin farkına varmaya başlamıştı. Renkler, iyilik yaptıkça geri dönüyordu. Ancak bunu kesin olarak anlamak için Bilge Çınar’ın sözlerini hatırlaması gerekiyordu. “Kendi kalbine bakmalısın,” demişti yaşlı ağaç. Lila gözlerini kapattı ve kalbini dinledi. O anda küçük kalbinin içinde sıcacık bir ışık hissetti. Bu ışık, yardım ettiği ateş böceklerinin neşesi, yuvasına kavuşan serçenin mutluluğu ve ormandaki canlıların birbirine duyduğu sevginin ışığıydı.
Tam o sırada gökyüzünden derin bir ses duyuldu. Ay, bulutların arasından Lila’ya sesleniyordu: “Geceyi yalnızca boyalar güzelleştirmez, küçük peri. İyilik, paylaşmak ve cesaret de karanlığı aydınlatır.” Lila gülümsedi. Artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Küçük boya çantasını açtı ve kalbindeki ışığı renklerine kattı. Önce gökyüzüne parlak bir mavi çizdi, ardından yıldızların etrafına altın sarısı ışıklar serpti. Ay’ın çevresine gümüşten bir halka çizdi ve karanlık bulutların üzerine mor çiçekler resmetti.
Lila’nın çizdiği her renk gökyüzünde parladıkça vadideki canlıların ışıkları da yeniden yanmaya başladı. Ateş böcekleri yıldızlar gibi uçuşuyor, çiçekler gece boyunca ışıldıyor, dere ay ışığını taşıyan bir gümüş yol gibi akıyordu. Bir süre sonra bütün gökyüzü eskisinden bile daha güzel oldu. Lila, yaptığı resme bakarken Bilge Çınar’ın sözlerini artık çok iyi anlıyordu. Bazen insanın aradığı güç dışarıda değil, kendi kalbinde saklıydı.
Ertesi sabah bütün orman Lila’nın etrafında toplandı. Serçe ona küçük bir tüy, ateş böcekleri parlak bir ışık tanesi, çiçekler ise rengârenk bir taç verdi. Bilge Çınar dallarını eğerek, “Gerçek bir peri yalnızca sihir yapmayı değil, iyilik yapmayı da bilendir,” dedi. Lila o günden sonra geceleri boyamaya devam etti. Fakat artık her akşam gökyüzüne renk katmadan önce ormanda yardıma ihtiyacı olan birini arıyordu.
O günden beri Ayçiçeği Vadisi’nde geceler hiç eskisi gibi olmadı. Çocuklar gökyüzünde parlayan yıldızlara baktıklarında, yıldızların arasında küçük bir peri silueti gördüklerini söylerler. Kimi zaman o peri bir kelebeğe yol gösterir, kimi zaman kaybolmuş bir kuşu yuvasına götürür, kimi zaman da yalnız bir çocuğun penceresine minicik bir ışık bırakır. Çünkü Geceyi Boyayan Küçük Peri herkese çok önemli bir şeyi öğretmiştir: Karanlığı yenmenin en güzel yolu, başkasının yolunu aydınlatmaktır.
